|
Dolmabahçe ve Ortaköy Camilerinin İncelenmesi, Balyan Ailesine Genel Bakış |
Balyan Ailesi
19. yy Osmanlı mimarlığının en önemli adları olarak tanınmışlardır. Baba, oğul ve kardeşler olarak art arda dört kuşak hassa mimarı yetiştirmiş, Ermeni kökenli bir ailedir. Balyan (Balian) ailesi K. Pamukciyan'ın yaptığı araştırmalara göre, hassa mimarı Meremetçi (Onarımcı) Bali Kalfa'ya dayanan bir şecereye sahiptir. Aile Kayseri'nin Derevenk veya Derevank Köyü'ndendir. Balyan soyadını ilk kez kullanan Krikor Kalfa, Meremetçi Bali Kalfa'nın oğludur. Hayatı hakkında fazla bilgi olmayan Bali Kalfa, Bağlarbaşı Ermeni Mezarlığı'nda gömülüdür. K. Pamukciyan tarafından okunan kitabesine göre 16 Aralık 1803'te ölmüştür. "Keresteci" olarak kayıtlıdır. Aynı aileden kan bağı belirtilmeyen Kalust Kalfa (ö. 1779) ve Sarkis Kalfa'nın da (ö. 1796) adı verilmektedir.
Balyan soyadını taşıyan bu mimarlar, verimli ve etkin bir meslek yaşamını yaklaşık bir yüzyıl boyunca ve birbirlerini izleyerek sürdürmüşlerdir. Çok sayıda ve büyük boyutlu yapıların tasarım ve uygulamasını içeren mesleki etkinlikleri, hassa mimarı olarak yetkili kişilikleri, profesyonel yetenekleri ve yaşadıkları dönemin isteklerini karşılamaktaki sezgi ve uyumları Balyan adını öne çıkaran etkenler olmuştur.
Aile mesleği geleneği içinde ve art arda hassa mimarı veya hassa başmimarı olarak çalışmaları Balyan adını önemli kılan bir diğer etkendir. Aynı adı taşımanın, bir öncekinin etki ve başarı mîrasını kullanmanın avantajı, babadan oğula veya kardeşten kardeşe aktarılan deneyim birikimi, Balyanlar’ın başarı grafiğini yükseltmede olduğu kadar bu adın hatırlanıp öğrenilmesinde de etkili olmuştur. Ortaçağın zanaatkar ailelerini anımsatan bu süreklilik, kendini unutturmayan, tersine yineleyen ve yenileyen bir ad olmak, Balyanların gündemde kalmasını sağlamıştır.
Zanaatkar aile geleneğinin hâlâ canlı olduğunu gösteren Balyan örneği, mimarlık eğitimi tarihi açısından da ilginçtir, ilk üç kuşağın mimarları, mesleği geleneksel yöntemle, iş içinde ve uygulamada en alt basamaktan başlayarak öğrenmişlerdir. Geleneğin çözülüşü de yine Balyan örneğinde izlenmektedir. Koşullar 19. yy'm ikinci yarısında değişmiştir ve geleneksel eğitimden gelen Garabet Balyan, çağının gereksinmelerini önceden fark eden uzak görüşlülükle oğullarını örgün eğitime yönlendirmiştir. 19. yy'ın ortalarında yükselen Balyan etkinliğinde, bu öngörünün payı büyük olmalıdır. Bu açıdan Garabet Balyan, ailenin kilit bireyi durumunda görünmektedir. Kapalı ve baba işliği ile sınırlı meslek hazırlığının, yerini Sainte-Barbe veya Ecole de Beaux Arts eğitimine bırakması, önemli bir değişimi örneklemektedir. Akademik öğrenim ve özellikle Fransa deneyimi, Nigoğos ve Sarkis'in yalnız meslek formasyonunu değil motivasyonlarını da önceki Balyan kuşağından farklı bir yönde belirlemiş olmalıdır. Örneğin, girişimci ve müteahhit Sarkis'le karşılaştırıldığında Krikor Balyan yetenekli ama performansını mesleğiyle sınırlamış geleneksel mimar görünümündedir.
Balyanlarm, mimarlık tarihinde eşine az rastlanan bir süreklilik ve etkinlikle çalışmaları, 18. ve 19. yy'ların tarihi koşullarıyla ilgilidir. Osmanlı Devleti'nin Batı'ya açılışı, daha Lale Devri'nde Batı sanatına, Batı yaşam biçimine, bu yaşamı çevreleyen mimarlık anlayışına, bu anlayışın ürünlerine ve sivil yapıma yönelik bir ilgi ve özenme yaratmıştı. Batı'ya açılmada mimarlığın, başka birçok alanı öncelediği bile söylenebilir. Batı kökenli mimarlık anlayışının, konsept, program, şema ve teknoloji olarak kavranıp benimsenmesinde gereksinilen bilgi edinme süreci, belirli kültürel yakınlıklara bağlı olmalıydı. Hıristiyan tebaanın dil, din ve kültür olarak Batı'ya yakınlığı sayesinde önem kazanması doğaldı.
Öte yandan Osmanlı Devleti'nin çeşitli etnik toplulukları bir araya getiren toplumsal yapısı, iş ve çalışma alanına da yansıdığından Hassa Mimarları Ocağı'nda her zaman gayrimüslim mimar veya kalfaların bulunduğu bilinmektedir. Bu çerçevede Senekerim, Krikor veya Garabet Balyan'ın hassa mimarları olmalarında olağandışı bir durum yoktur. Buna karşın, 19. yy'da gayrimüslim mimarların adı öne çıkmışsa bu olgunun nedenleri, Batılı konsept ve biçimlerin kavranılıp kullanılmasında bu mimarların daha esnek olabilmelerinde ve asıl önemlisi Batı'ya açılmanın sağladığı eğitim ve kültür olanaklarını daha kolay, çabuk ve bilinçli kullanmalarında aranmalıdır.
Gayrimüslim mimarların ve genel olarak gayrimüslim toplulukların ekonomik ve kültürel gelişmelerinin ve Batı'ya açılan ortama kolay ve hızlı uymalarının gerisinde sanayileşmiş ülkelerin Osmanlı imparatorluğu üzerindeki siyasi hesaplarının teşvik ediciliği de kuşkusuz vardır. Ama bunun Balyan olgusundaki payı, en azından ilk kuşaklar için herhalde dolaylıdır. Balyan soyadlı mimarlardan birçoğunun meslek adamı olarak performansları, yetenekleri ve Osmanlı mimarlığının evrim süreci içindeki rolleri her türlü siyasi istismarın dışında tutulması gereken düzeydedir.
Mimarlıkta Batı'ya açılmanın ilk denemelerinden ve 18. yy birikiminden sonra, değişmenin ivmesinin arttığı evrede Balyan adının etkinlik kazanmaya başladığı görülmektedir. III. Selim'in padişahlığı ve Nizam-ı Cedid döneminin ilk yıllarından başlayarak 19. yy boyunca hassa mimarı olarak çalışan Balyanlarm toplu yapı listesi incelendiğinde adeta dönemin resmi yapım programı ile karşılaşılmaktadır. Birkaç kilise ve konut dışında, Balyan tasarımlarının tümü saray veya devlet kuruluşlarına aittir. Kuşkusuz yüz yıllık bir dönem ve bir başkentin yapısal değişmesi birkaç mimarın etkinliği ile sınırlanamaz ve açıklanamaz. Ama değişmenin mimarlığa ilişkin yönü, program veya konsepti en azından miri uygulamalar yoluyla Balyanlar tarafından gerçekleştirilmiş veya etkilenmiştir.
İkinci olarak bu yapılar, genellikle hem kentsel gelişmeyi hem de yeni program ve tasarım ilkelerini belirleyen büyük organizasyonlardır. Kentsel dokuyu değişime zorlayan büyüklükte kararlardır. Dolmabahçe Sarayı ve yan kuruluşları; Selimiye Kışlası ve çevresi; Maçka Silahhanesi binaları tek yapı ölçeğinde kalmayan, çevresini etkileyen ve ölçekleri değiştiren örneklerdir.
Batılılaşmanın içeriğini ve programlarını kavramak, nasıl algılandığını öğrenmek, eğilim ve özlemleri tanımak konusunda Balyan mimarlığı önemli ipuçları vermektedir. Bu bakımdan Balyanların toplu yapı listesi, Batı'ya açılma olgusunu anlamlandırmada göz ardı edilmemesi gereken bir birikimdir.
Ancak, çoğunluğu Ermenice ikincil kaynaklara dayanan bu toplu yapı listesi, günümüzdeki arşiv çalışmaları ile desteklenmiş ve yeterince belgelenmiş değildir.
Bu mimarlar, büyük ve özgün bir mimarlık geleneğinin ve kültürünün çok farklı ve yeni bir kültürle karşılaşmasında ara kesitin yumuşak, anlamlı ve zengin olmasını sağlamışlardır. Yüzyıl sonunun yabancı mimarlar dönemi ile karşılaştırıldığında Balyanlar’ın pek çok yapısında kendini hemen ele vermeyen ama dikkatle incelendiğinde fark edilen bir yerellik ve özgünlük olduğu görülür. Yerleşme ve çevre düzeninden plan şemalarına, hattâ dekorasyonuna kadar uzandığı görülen bu özgünlük, ülkede son yüzyılda sıradan bir kolonyal üslup evresinin açılmasını engellemiştir. Örneğin bir Sa'dâbâd veya Çırağan Sarayı veya Dolmabahçe Camii ile Mecidiye Camii kesinlikle kolonyal modeller değildir. Batı mimarlığı ile karşılaşan birçok ülkede görülen kolonyalist espri birkaç örnekle sınırlı kalmıştır. Ekonomik çöküşe ve Batı'ya açılmanın bağımlılığına karşın İstanbul, mimarlık alanında metropol özelliklerini ve düzeyini korumuştur. Bu düzeyin tutturulmasında Balyan yapılarının büyük payı olduğu düşünülmelidir.
Balyan ailesinin özellikle ilk kuşağı, Osmanlı kültürü ve geleneği içinde yetişmiş bireylerdir. Düşünce duyarlıklarında Doğulu ve İstanbullu renkler vardır. Anadolu ve İstanbul'un binlerce yıllık özgün ve büyük mimarlık geleneğine ve kültürüne dayanmanın güveni, hemen bütün tasarımlarında hissedilmektedir. Batı mimarlık geleneğinin karşısında salt aktarıcı ve uygulayıcı olmakla yetinmeyen, tersine kendi sorusunu soran ve yapıtını kendi arayan bir tavır içinde oldukları sezilmektedir.
Çağdaşları gibi Balyanlar da tasarımlarında Batı mimarlığından alınmış elemanları veya biçim ve şemaları kullanmışlardır. Ama dikkatli bir bakışla, günün modası ve gereği olarak kullanılan bu alıntıların farklı bir konsept içinde yenilendiği ve yorumlandığı gözlenmektedir. Dolmabahçe ve Beylerbeyi sarayları, Yıldız Büyük Mabeyin binası, Selimiye Kışlası örnek olarak verilebilir.
Özgün ve büyük bir mimarlık geleneğinin içinde olduklarının farkında ve bilincinde olma, bu mimarlarda geleneği doğrulayan yeni bir tasarlama tutkusu olarak belirmektedir. Bu tutku, Balyan soyadlı mimarların en genel ve ortak özelliğidir. Büyük yapım organizasyonlarında ise bu tutkuya Batı düzeyini tutturma istek ve çabası eşlik etmektedir.
Yaklaşık yüz yıllık bir süre içinde Krikor Amira Balyan'la başlayıp Sarkis Balyan'la kapanan Balyan atölyesi geleneği, kuşkusuz özetle değinilen genel özelliklerle sınırlı değildir. Birbirlerinden devraldıkları birikimler, bağlanmalar ve eğilimler belirli ortak özellikler geliştirmiştir. Ancak zaman içinde ve farklılaşan eğitim koşullarında değişen ihtiyaç programları, üslup gelişmeleri, kişisel özellikler, eğilimler vb. nedenlerle hepsinin bireysel çizgileri ortaya çıkmıştır.
Garabet Amira Balyan
(1800, İstanbul - 15 Kasım 1866, İstanbul) Hassa mimarı. Krikor Amira Balyan'ın oğludur. Gençliği ve eğitimi hakkında bilgi yoktur. Babasının ölümü (1831) üzerine Kazaz Artin'in tavsiye ve , aracılığı ile ve eniştesi Ohannes Amira Serveryan'la birlikte onun yerine geçmiştir, ilk çalışması Yedikule'deki Ermeni Hastanesi'nin yapımıdır. Ermeni cemaatine yalnız mimar olarak değil, cemaat meclisinde üyelik yoluyla, büyük bağışlarıyla ve eğitim kurumlan kurup destekleyerek hizmette bulunmuştur. Nazeni Babayan'la evliliğinden 10 çocuğu olmuştur. Bunlardan Nigoğos, Sarkis, Agop ve Simon Balyan da hassa mimarı olarak çalışmışlardır. Ölümünde Beşiktaş Ermeni Mezarlığı'na gömülmüştür. Mezarı ve kitabesi kayıptır.
Mimarlık tarihine adı, "Dolmabahçe Sarayı'nın mimarı" olarak geçen Garabet Amira Balyan, ailenin profesyonel etkinliğinde ve sürekliliğinde kilit noktada olan kişidir. II. Mahmud, Abdülmecid ve Abdülaziz'in hükümdarlık yıllarında hassa mimarlığı yapmıştır. En verimli çalışma dönemi, Abdülmecid'in saltanat yıllarına (1839-1861) rastlamaktadır. Yaklaşık otuz yıl süren meslek yaşamında 7 saray, 4 fabrika, l kışla, l cami, 2 hastane, 3 okul, 2 su bendi, l türbe-sebil, 7 kilise ve birçok konut tasarlayıp inşa etmiştir. Bir bölümü arşiv belgeleriyle kontrol edilmemiş olmakla birlikte Garabet Kalfa'nın yapı listesi gerçekten görkemlidir: Dolmabahçe Sarayı (Muayede Salonu ve iki ana kapı Nigoğos tarafından yapıldı), Çifte Saraylar (Eyüp) (mevcut değil), Cemile ve Münire Sultan sarayları (Çifte Saraylar) (Fındıklı) (bugün Mimar Sinan Üniversitesi binaları), Çıragan Sarayı (eski), (mevcut değil), Hünkâr Kasrı (İzmit) (bugün müze), Bayıldım Köşkü'nün yeniden yapımı (Dolmabahçe) (mevcut değil), Yıldız Köşkü (mevcut değil), Gümüşsüyü Kışlası (bugün İstanbul Teknik Üniversitesi binası), Kuleli Süvari Kışlası (bugün askeri okul), Dolmabahçe Camii, II. Mahmud Türbesi (Çemberlitaş), Mekteb-i Harbiye (bugün Askeri Müze), Sipahi Ocağı (Harbiye) (mevcut değil), Terkos tesisleri (Terkos), Kirazlı Bent (Bahçeköy), Bend-i Cedid veya II. Mahmud Bendi, İzmit Çuhahanesi, Hereke Fabrikası, Bakırköy Bez Fabrikası, Beykoz Deri Fabrikası, Zeytinburnu Demir-Çelik Fabrikası, Yedikule Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi ve Surp Agop Kilisesi, Surp Asdvadzadzin Kilisesi (Beşiktaş), Surp Yerevman Haç Kilisesi (Kuruçeşme), Surp Yerrortutyun (Üç Horan) Kilisesi (Beyoğlu) (Ohannes Serveryan'la birlikte), Cemaran Okulu (Üsküdar).
Bunların çoğu sağlam ve ayakta olup özgün durumlarını korumaktadır. Hemen tümü de birinci derecede korunması gereken kültür varlığı sayılıp koruma altına alınmıştır.
Garabet Kalfa'nın ailenin en yetenekli ve usta mimarlarından biri olduğu bellidir. Dolmabahçe Sarayı tek başına buna tanıklık edecek güçte bir uygulamadır, imparatorluğun son büyük yapım kararı olarak gerçekleştirilen saray, aynı zamanda İstanbul için kentsel ölçekte belirleyici olan karar ve tercihleri görselleştirmektedir. Sarayın yüzyıllar boyunca yerleşmiş olduğu tarihi yarımadadan ayrılması ve Bizans çağından beri Batı ile ilişkilerin gelişmesi ile orantılı olarak canlanan Galata-Pera yarımadasına taşınması, Osmanlı yönetiminin yeni yönelişlerini ifade etmektedir. Bu açıdan Dolmabahçe düzenlemesi Batı'ya açılma eğiliminin kentsel mekânda karşılığı olan bir yer seçimidir ve Abdülmecid dönemi mimari uygulamalarının söylemine uyan bu iddialı yapımın mimarı Garabet Balyan, İstanbul geleneğine uygun olarak yapının çevresiyle ve denizle ilişkisini esas alan bir tasarım geliştirmiştir. Avrupa örneklerindeki kesin simetri kaygısının burada yönlendirici ilke olmaması, merkezi holler çevresinde gelişen plan şemalarının yerelliği, klasik bir uyum ve oranla yükselen kitleler vb nitelikler, Garabet Balyan' in başarılı noktalarındandır.
Dolmabahçe düzenlemesi ve saray, Garabet Balyan'ın olgunluk dönemi ürünüdür. Daha önceki yirmi yıllık meslek yaşamı da büyük uygulamalarla geçmiştir. Gençlik yıllarında inşa ettiği su bentleri mimarın iddialı uygulamalara olan eğiliminin ve yatkınlığının erken örnekleridir. Örneğin Yeni Bent (II. Mahmud Bendi), uzunluk, yükseklik ve gölet hacmi bakımından Osmanlı döneminin en büyük su bendidir ve tasarımı usta bir mühendisi işaret etmektedir.
Üslup özellikleri bakımından Garabet Balyan'ın tasarımlarında iki farklı yaklaşım ve eğilim ayırt edilmektedir.
Genellikle erken çalışmalarını içeren birinci çizgi, açık bir klasisizmle bir tür ampir konsept ile karakterize olmaktadır. Asal geometrik biçimlerin kullanıldığı şemalar, oranlı büyüklükler, birbiriyle bağıntılı boyutlanmalar, bir ölçüde bezemeden arındırılmış yüzeyler, yarım daire kemerler, alınlıklı pencereler, dik açılı veya daire kesitli profiller vb özelliklerle betimlenebilecek olan bu yaklaşımın kullanıldığı yapılar arasında II. Mahmud Türbe ve Sebili, Cemile ve Münire Sultan sarayları, Dolmabahçe Camii, Yeni Bent vb bulunmaktadır.
İkinci yaklaşım, temelde yine klasik çizgilerin ağır bastığı ama buna tasarlamanın çeşitli evrelerinde neobarok bir esprinin ve öğelerin katıldığı ve yer yer karşıtlıkların gerilimiyle zenginleşen kompozit bir üslubun egemen olduğu anlayıştır. Bu yaklaşımın en tipik ve tanınmış örneği, Dolmabahçe Sarayı'dır. Muhtemelen Paris'ten gelen genç Nigoğos'un da katkısıyla beliren bu yaklaşım, Garabet'in daha geç uygulamalarında gözlenmektedir ve 19. yy'm ikinci yansında egemen olacak olan historisizme bir açılıştır.
Nigoğos Bey Balyan
(19 Kasım 1826, İstanbul - 27 Şubat 1858, İstanbul) Hassa mimarı. Garabet Amira Balyan'ın oğludur. Balyan ailesinin örgün eğitimden geçen ilk bireyidir. Paris'te Sainte-Barbe Koleji'nde okuduğu ve kolejin müdürü tanınmış mimar H. Labrouste'un (1801-1875) çok beğendiği bir öğrenci olduğu bilinmektedir. Meslek yaşamı kısa ama verimli geçmiştir. Ailenin mimar olan bütün bireyleri ile birlikte çalışmıştır. Ona atfedilen başlıca yapıtlar şunlardır: Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu ve iki saltanat kapısı, Ortaköy Camii, Mecidiye Kasrı, Ihlamur Kasrı, Göksu Kasrı, Tophane Saat Kulesi, Dolmabahçe Saat Kulesi.Yapılarının tümü ayakta ve sağlam, özgün durumunda ve koruma altındadır.
Dolmabahçe Sarayı'nın Muayede (bayramlaşma) Salonu'nun ve saltanat kapılarının tasarımı kendisine atfedilen Nigoğos Bey, ailenin Krikor'dan başlayarak benimsediği klasik ekolden ve ampir üslubundan historisizme geçişinde rol almış, historisizmin neredeyse tanıtımını yapan ve deneyen bir kişiliktir. Genel olarak klasisist bir dilin egemen olduğu Dolmabahçe Sarayı bütünü içine, kendine özgü bir historisist tasarımı olan muayede salonunu monte etmiştir. Nigoğos Bey'in katkısının, salonun yer yer neobarok ve belirli ölçüde yerel biçimlerin ve öğelerin katılımıyla oluşan benzersiz kompozisyonu ile sınırlı olmadığı düşünülebilir. Bu konuda gerekli araştırmalar henüz yapılmamış olduğu için, bu katkının, bezemelerin seçimine veya bazı kapı ve pencerelerin biçimlenişine kadar uzanıp uzanmadığı bilinmemektedir. Ama stilistik olarak etkisinin muayede salonu ile sınırlı olmadığı söylenebilir.
Nigoğos Bey, Küçüksu Kasrı'nda doğrudan ve eksiksiz olarak neobarok bir tasarımı, Ihlamur Kasrı'nda da neobarok bezemeyi seçmiştir. Ortaköy Camii ise, otuz yıl önceki bir örneğe, Nusretiye Camii'ne referans veren bir yaklaşımla, cami kısmında barok, hünkâr köşkü bölümünde klasik üslubun egemen olduğu kompozit bir tasarım ürünüdür.
Sonuç olarak Nigoğos Bey'in arayıcı ve denemeci bir profesyonel kimlikle çalıştığı, bir anlayış değişikliği evresinin özgün bir içerikle gerçekleşmesini sağladığı düşünülebilir. Mimarın, historisist seçmeciliği, özgün yorumların bir aracı saydığı veya bir yorumlama yöntemi olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır. Çırağan Sarayı tasarımı, böyle bir arayışın yetkinlik düzeyini işaret etmektedir.
Dolmabahçe Camiî
Dolmabahçe Camii. Dolmabahçe Sarayı’nın güney kesiminde ve sahildedir. I. Ahmet zamânında caminin sahil kısmında yer alan koy doldurulmuştur. Saray ve caminin isimleri de buradan gelmektedir. Abdülmecid'in (hd 1839-1861) annesi Bezmiâlem Valide Sultan tarafından başlatılıp ölümü üzerine Abdülmecid tarafından tamamlanan ve tasarımı Garabet Balyan'a ait olan bir yapıdır.
Asıl adı Bezmiâlem Valide Sultan Camii olan ama konumu nedeniyle Dolmabahçe Sarayı bütünü içinde düşünülüp birlikte anılan Dolmabahçe Camii, iki yılı aşkın bir yapım sürecinin sonunda 23 Mart 1855'te bir cuma töreniyle ibadete açılmıştır.
Dolmabahçe Camii, dönemin birçok yapısı gibi bazı seçmeci özelliklere sahiptir. Ancak yine hepsinden daha fazla üslup tercihlerini net ve belirgin bir biçimde ortaya koymuş örneklerden biridir.
Caminin en belirgin biçimsel özelliği net bir kurgu ve geometriye sahip olmasıdır. Cami ve hünkâr bölümleri, işlevlerine de bağlı olarak ayrı ayrı tasarlanmış ve sonra birleştirilmiş gibidir. Cami, kare planlı altyapı üzerine kubbeli ve yüksek bir kitledir. Hünkâr bölümü ise, dikdörtgen planlı prizmatik ve daha alçak bir kitledir. Bu iki kitle caminin kuzey cephesi yönünde bitiştirilirler. Kompozisyon, organik bir bütünleşmeyi değil geometrik bir kurguyu işaret eder. Buna karşılık bu geometrik yaklaşım, cami ve hünkâr bölümlerinin tasarım ve biçimlenmesini ortak olarak yönlendirir. Böylece cami ve hünkâr bölümünün farklı biçimdeki kitleleri tek bir tasarım anlayışının çizgisinde bütünleşirler.
Bu yapıdaki geometri egemen tasarım, ampir üslubunun veya yeni klasikçiliğin 19.yy’ın ortasındaki son fakat en bütüncül örneklerindendir.
Cami sahnının 25x25 m boyutundaki kare planının köşeleri, yaklaşık l m'yi bulan genişlemelerle vurgulanmış ve bir baldaken strüktürü çizilmeye çalışılmıştır. Yapının dört cephesinde eş biçimli olan büyük taşıyıcı kemerlerin kuvvetle çizilmesi, geçiş öğesi olan küresel üçgenlerin yapının dış kitlesinde de açıkça gösterilmiş olması baldaken imgesini güçlendirmektedir.
Diğer İstanbul camilerinde, hattâ sivil yapılarında da pek karşılaşılmayan dairesel pencere düzenlemesi, baldakenin geometrik kurgusuna, kendine özgü bir dışavurumla katılmaktadır. Taşıyıcı kemerlerin içinin kemer çizgisine paralel biçimlenen düzenine profiller ve bezeme şeritleri eşlik etmektedir. Kemer içinin yatay olmayan bu pencere düzeni, aslında geleneksel strüktürün görsel alışkanlıklarım da değiştiren bir öneridir.
Kemer içinin biçimlenmesi cephede bir üçlü bölümleme ile karşılanmış ve zemin kata, dökme demir parmaklıklı üç yüksek pencere yerleştirilmiştir.
Köşe ayaklarının üstüne yerleştirilmiş ve dekoratif niteliği öne çıkarılmış ağırlık kulesi görünümündeki plastik düzenlemelere gelince, bunlar, caminin betimlenen tasarım özelliklerine yabancı kalmaktadır. Bu öğeler, hem kurulan geometrik çatkıyı zayıflatmakta hem de yapının klasisist çizgileri ve sadeliğiyle bağdaşmamaktadır.
Caminin kuzey cephesinde yer alan ve doğu-batı doğrultusunda yerleştirilmiş bir dikdörtgen kitlesi olan hünkâr bölümü iki katlıdır. Neorönesans denebilecek klasik mimari öğelere sahip, sade ve resmi görünümlü bir yapıdır. Hünkâr tarafından kullanılacak bölümlerin cami dışında ek hacimler olarak örgütlenmesinin sivil mimari karakter taşıyan erken örneklerinden bürokrasinin ve devlet protokolünün ağırlık kazandığı bir tören sürecine işaret eden resmi görünümlü hünkâr yapılarına geçilir. Dolmabahçe Camii hünkâr bölümü bu gelişmenin en tipik örneklerinden biridir.
Yapı, üç bölümlü bir plan şeması göstermektedir. Ortada caminin giriş bölümünü oluşturan ve aşamalı olarak camiye girişi hazırlayan üç ara mekân vardır. Birincisi bir dış mekândır; kitle burada içeri çekilerek üçlü merdivenlerle girişe yönelinir. İkincisi, camilerin geleneksel semasındaki son cemaat yerine tekabül etmesi gereken ama yalnız camiye değil, hünkâr bölümlerine de geçiş sağlayan ve dolayısıyla daha çok bir dağılım mekânı olarak kullanıldığı düşünülebilecek olan hacimdir. Üçüncüsü ise caminin iç mekânına açılan, ana şahından iki kolonla ayrılmış olan mekândır. Geleneksel şemada açık olan son cemaat yerini içeri alan bir çözüm önerisidir.
Hünkârın kullanacağı ve selamlık töreninin ve buluşmalarının yapılacağı bölüm, iki uçta ve üst katta düzenlenmiştir. Bu bölümlere deniz tarafında yer alan iki özel giriş verilmiştir. Bunlardan Dolmabahçe Sarayı'na bakan doğu girişi hünkâra ait olmalıdır. Dört kolonlu bir portikodan sonra giriş holü ve çift kollu merdiven asıl hünkâr katına çıkısı sağlar. Cami sahnına açık hünkâr locası, cami kitlesi ile hünkâr bölümü kitlesinin mafsallandığı hacimdir.
Hünkâr bölümünün cephelerinde giriş katında düz dikdörtgen pencere dizileri kullanılmış, üst katta ise düz saçaklık ve üçgen alınlık taşıyan pencereler almaşık dizilmiştir. Camiye giriş bölümünün pencereleri ise tamamen farklı olarak daire kemerli olarak düzenlenmiştir.
Cami iki minarelidir. Yüksek ayaklar üzerinde yivli, gövdeleri ve Korentiyen kolon başlığı biçiminde şerefeleri olan bu minarelerin yerleştirimi, tasarımın en zayıf halkasını oluşturmaktadır. Kuzey cephesinin iki ucuna yerleştirilen minareler ne cami bölümü ne de hünkâr bölümü ile bütünleşebilmektedir. Ayrıca oturdukları köşede alınlıklı pencerenin inşa edilip sağır bırakılması, mimarın performansını gölgeleyen bir uygulamadır.
Caminin içinde, yer yer barok karakter de gösteren (vaaz kürsüsü, pencere kemerlerinin üst bezemesi gibi) ampir üslubunda bir dekorasyon vardır. Kubbe eteği profillerinde, pilastr başlıklarında, kornişlerde, pencere aralarındaki panolarda ve bordürlerde görülen bu biçimlenme özellikle taşıyıcı yüksek kemerler kesiminde belirgindir.
Dolmabahçe Camii'nin de eskiden diğer selatin camiler gibi dış avlusu vardı, İnönü Stadyumu'nun yapımı ve yol düzenleme operasyonları sırasında "kagir ayaklar arasında dökme demir parmaklıklı (ve kemerli) pencereleri olan bu avlu yola katılmış" ayrıca kuzeydoğu köşesindeki sebil, Asar-ı Âtika Encümeni'nin muhalefetine rağmen yıktırılmıştır. Muvakkithanesi de deniz tarafına taşınmıştır.
Ortaköy Camiî
Boğaziçi'nin Rumeli yakasında, Beşiktaş İlçesi'nde Ortaköy iskele Meydanı'nın kuzey ucunda ve sahildedir. Güneyi ve batısı denizle çevrili olmak üzere, Boğaz'a doğru uzanan küçük bir bumun üzerindedir. Büyük Mecidiye Camii olarak da bilinir.
Ortaköy Camii, Dolmabahçe Sarayı'nın yapıldığı ve kentin anıtsal dokusunun Boğaziçi'ne doğru uzandığı yıllarda, bu açılışı simgeleyen yapımlardan biri olarak gerçekleştirilmiştir.
Caminin bulunduğu yerde daha önce, Vezir İbrahim Paşa'nın damadı Mahmud Ağa'nın yaptırdığı bir mescit vardı. 1721'de yapılmış olan mescit, Mahmud Ağa'nın Patrona Halil Ayaklanması'nda ölümünden sonra yıkılmış olmalı. Hadîka’daki tanımdan ilk mescidin çatılı veya manastır tonozlu olduğu anlaşılmaktadır. Mescit, Mahmud Ağa'nın damadı Kethüda Devattar Mehmed Ağa tarafından muhtemelen 1740'h yıllarda (1163/1749) yenilenmiştir. Hadîka, Mehmed Kethüda'nın yaptırdığı caminin "bir şerefeli minare ve mahfel-i hümayun ve bütün levazımatıyla sahil-i deryada inşa" edildiğini belirtmektedir. 1810'lardaki Bostancıbaşı Defterleri'nde de "Mehmed Kethüda Cami-i Şerifi" olarak kayıtlıdır.
Bugünkü cami, Abdülmecid (hd 1839-1861) tarafından 1270/1853'te yaptırılmıştır. Giriş kapısı üzerindeki kitabede Abdülmecid'in tuğrası ile birlikte caminin bitirilişini belirten bu tarih vardır. Caminin mimarı Nigoğos Balyan'dır. Cami 1894 depreminde önemli ölçüde zarar görmüş, minarelerinin petek ve külah bölümleri yeniden yapılmıştır.
Ortaköy Camii, statik açıdan oldukça narin yapılardandır. 1862, 1866 ve 1909 onarımlarından sonra Ortaköy Deresi yatağı üzerindeki temellerinin yeterli stabiliteye sahip olmadıkları ve yapının göçmek üzere olduğu anlaşıldığından 1960'larda önemli bir onarımdan geçti. 20 m derinlikteki sağlam zeminde inşa edilen fore kazıklarla temelin takviyesine girişildi. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün yürüttüğü önemli bir restorasyon projesi olarak bilinen bu çalışmalarda 64 fore kazık, cami beden duvarları boyunca karşılıklı olarak kullanılarak ve 80 ton çimento şerbeti enjekte edilerek zemin takviye edildi. Duvar aralan oyularak içinden demir putreller geçirildi ve nihayet askıya alınmış olan kubbe sökülerek yerine özgün kubbe formunu elde etmek üzere biri içeride diğeri dışarıda iki ince betonarme kabuk yapılarak kubbe yenilendi.
Ortaköy Camii bu büyük restorasyondan sonra 1984'te büyük bir yangın geçirdi ve yeniden onarıldı. Özetle cami, özgün parçaları büyük ölçüde bir yenilenmeyle değiştirilmiş ama Boğaziçi girişindeki eşsiz konumu ile İstanbul'un mimari mirasının yapıtaşlarından biri olmayı hâlâ sürdüren bir yapıttır.
Cami, 19. yy sultan camilerinin tümünde olduğu gibi iki bölümden, asıl ibadet mekânı olan harim bölümü ile girişin önünde yer alan hünkâr kasrından oluşmaktadır. Her iki bölümün meydana getirdiği kompozisyon kuzey-güney aksına göre, batıdaki hünkâr girişi dışında, simetriktir, iki ayrı bölümün birlikte yer aldığı doğu ve batı cephelerinde de harim ve hünkâr bölümleri ölçü olarak birbirine eşittir. Bu, Ortaköy Camii'ni diğerlerinden ayıran ve iki bölümün entegrasyonunu veya eşitliğini ifade eden bir ölçülendirmedir.
Harim bölümü, bir kenarı yaklaşık 12,25 m olan kare planlı bir ana mekân ile kuzey kesiminde ona açılan bir ara mekândan oluşmaktadır. Ara mekân, Osmanlı camilerinin geleneksel son cemaat yerinin harim içine alınmış bir örneği olarak düşünülebilir. Çünkü camiye girişte yer alan ve geleneksel olarak cami dışında son cemaat yeri olarak bulunması gereken mekân, burada daha çok hünkâr kasrının giriş holü işlevini yüklenmiş görünmektedir. Son cemaat yeri de bu nedenle harim bölümüne kaydırılmış olmalıdır. Harim bölümünde de hünkâr galerisinin altında gerçekten bir hazırlık mekânı olarak yer alırlar.
Harim bölümü, yüksek beden duvarları üzerinde kubbeyle örtülüdür. Beden duvarları, Osmanlı cami geleneğinde olduğu gibi köşelerde kubbe kasnağı hizasına kadar yükselmez. Dış yüzeyleri kurşun kaplı pandantifler, askı kemerleri boyunca alçalarak köşelerdeki kulemsi elemanlara bağlanırlar. Biçim ve statik işlev olarak gerçek bir ağırlık kulesi olmayan bu elemanların üstünde içi boş dekoratif figürler vardır.
Kuzey girişinde eliptik bir merdiven çiftiyle ulaşılan hünkâr kasrı iki katlıdır. Doğu ve batı kanatlan öne çıkarak kuzey girişinin önünde "U" biçiminde bir küçük avlu oluştururlar. Hattâ kasrın ön hacimleri küçük bir açılmayla avluyu ve girişi kademelendirirler. Bu düzenleme, barok biçimler içermese de girişe derinlik kazandırır.
Hünkâr kasrı, giriş holü ve üstündeki salonla birbirine bağlanan doğu ve batı kanatlarından oluşmaktadır. Her iki kanatta da birbirine geçilebilen üçer mekân bulunmaktadır. Hünkâr girişi batı cephesindedir. Bu düzenleme, açıkça hünkârın denizyoluyla geldiğine işaret eder. Giriş, iki yandan on basamaklı merdivenlerle ulaşılan üç açıklıklı bir portikten verilmiştir. Çift kollu eliptik ve gösterişli bir merdivenle ulaşılan ikinci katın batı kanadı hünkâr dairesi olarak, düzenlenmiştir.
Sirkülasyonun düzenlenmesinde batı kanadının olduğu gibi doğu kanadının da kendine ait bir merdiveni olması planlanmıştır; bu nedenle cami ana girişinden üst kata doğrudan ulaşma olanağı yoktur. Bu düzenlemenin dönemin protokol ve emniyet kurallarına uyularak yapıldığı açıktır.
Yapıda ibadet bölümü ile hünkâr kasrı arasında yüzeylerin ele alınışı ve tasarım konsepti açısından önemli ayrımlar vardır. Cami üzerinde oturduğu rıhtımdan yaklaşık 2 m kadar yükseltilmiştir. Bu subasmanın bilimindeki basit bir silme takımından sonra beden duvarları başlamaktadır.
Beden duvarlarını oluşturan üç açıklığın üçü de içbükey olarak düzenlenmiştir. Bu özgün neobarok işaret açıklıkların dış uçlarında her cephede dörder tane olmak üzere dörtte biri duvara gömülü kolonlarla pekiştirilmiştir. Kolonların zemin katta yalnızca üst yarıları, galeri katında tamamı yivlidir. Zemin katla galeri katı zengin bir silme takımı ve başlıklar kuşağı ile ayrılmakta; bu silmenin uzantısı aynı zamanda hünkâr kasrının saçak kornişi ile birleşmektedir. Kolonlar galeri katında stilize lotus yapraklarından oluşan başlıklarla son bulmaktadır. Ortadaki iki kolon ayrıca ek tablalar ve tepeliklerle iyice işaret edilmektedir. Bunların taşıyıcı işlevlerinin olmayışını vurgulayan bu düzenleme caminin harim bölümünün maniyerizminin de en önemli göstergesidir. Dolmabahçe Camii'nde olduğu gibi geniş ve yüksek pencereler, Boğaz'ın değişken ışıklarını caminin içine taşımaktadır.
Bu yüzyıla ait başka bazı örneklerde olduğu gibi yapıda da kubbe kasnağı sağırdır. Geleneksel olarak pencerelerin yer aldığı açıklıklar, burada kabartma rozetlerle bezenmiştir.
İbâdet bölümlerindeki dekorativizme karşılık hünkâr kasrında kitleler kendi geometrisi içinde ve çok sade tutulmuştur. Buradaki bezeme öğeleri, üzeri basık kemerli pencerelerin çevresindeki sade silmeler ile hünkâr dairesi salonlarının üçgen veya dairesel alınlıklarıdır. 19. yy'da inşa edilmiş başka camilerde de görülen bu farklılık, diğer anlamlarının yanısıra dinî ve siyasi iktidar ayrımı kavramının da bir anlatımı sayılabilir.
Dolmabahçe ve Ortaköy Camilerinin Ortak Yönlerinin Araştırılması
Bu iki cami de Dolmabahçe Sarayı’nın yapılması ve kentin anıtsal dokusunun Boğaziçine doğru yayılmasının örnekleridir.
“Seçmeci-Kompozit” üslûbun kullanıldığı Dolmabahçe ve Ortaköy Camilerinin mîmarî planlarında da çok büyük benzerlikler bulunmaktadır. İki cami de deniz kıyısında yer almaktadır ve ikisinde de tek şerefeli çifte minâre uygulaması görülmektedir. Son cemaat yerinin içe alınması şeklinde bir uygulamaya gidilmiştir. Geniş ve yüksek pencereler, boğazın değişken ışığını içeri taşımak için özellikle planlanmış. Hünkâr ve ibâdet alanları ayrı ayrı işlevlerine göre tasarlanıp birleştirilmiş gibidir. Geometrik olarak kare ibâdet alanı, dikdörtgen hünkâr salonu birleşimi bulunmaktadır. Birbirinden ayrı olarak tasarlanan hünkâr salonu ve ibadet alanı, süslemeleriyle de farklılık gösterir. İbâdet alanında süslü işlemeler, bezemeler yer alırken hünkâr salonunun sâde bir üslûpta olması dönemin din ile devlet işlerinin ayrı yürütüldüğü siyâsi ortamı hakkında fikir verdiği şeklinde yorumlanmaktadır.
Kaynakça
İstanbul Camileri Öz Tahsin, Türk Târih Kurumu Yayınları,
Türk Târih Kurumu Yayınevi, Ankara, 1987
Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi
Dolmabahçe Camiî

Dolmabahçe Camiî'nin Planı
Ortaköy Camiî

Ortaköy Camiî'nin Planı
